Go to content Go to navigation Go to search

Aydınlık Gece

Tuesday, July 24, 2012

Yazın gecesinde, günün ışığından koruyan örtü serildiğinde üzerimize, serin bir ürperti duyuyoruz ve mırıldanıyor ağustos böcekleri. Ateş böceklerinin raksı yüzümüzdeki gölgeleri aydınlatıyor tıplı içimizdeki aydınlık gibi...

Labels: , ,

İlkbahara Yakınken

Saturday, April 02, 2011


Nisan'ın ikisinde kıştan kış bir gün. Nazenin şehrimizin kendinden emin tavrı; başına buyrukluğu. Beklentilere asla cevap vermeyen, kendinden menkul halleri. Yağmur yağıyor ve şemsiyem rüzgarda savruluyorken, yüzümde bir tebessüm vardı; ne de olsa, yine de ilkbahar! Her şey çığrından çıkmış gibi de olsa biraz ümit; ümitlenebilmek için bir varsayım... yetiyor. Ne olursa olsun, bir gün huzura kavuşacağını, iyinin ve güzelin içinde olacağını bilmek... Eninde sonunda olacak.


Gitmek, ürkütüyor çoğu zaman; ardında kalnları düşünerek, hüzünle ne yapacağını bilememek ve gidememek. Oysa ki her gidiş, terk etmek değilmiş. Kalbinde, ruhunda oldukça anılar ve sevgi, terk etmiş değilsin. Küsmedikçe, andıkça... hem de gittikçe küçülen bu dünyada gitmek, ter etmek değil, yitmek hiç değil... miş. Anladım.


Bahar için kollarımı açtım, bekliyorum. Kocaman sarılacağım!

Labels: , , , ,

Şubat

Tuesday, February 01, 2011

Soğuk hava her yanımı acıtıyor. Havada süzülen bir kaç kar tanesi, içimdeki kar sevincini coşkuya dönmeden gözden kayboldu. İtiş kakış, koşturmacalı şehirde soğuk hava biraz olsun insanları evlerine kapattı. Her zamanki gibi, sokaklar bana kaldığı için seviniyorum. Beyoğlu, ancak yağmurda ve karda teslim oluyor aşıklarına mesela; şehir dediğim yer, tabi ki çok merkezi olan ve sanki bir üçgeni içine alan sınırdan ibaret; zaten eskiden İstanbul denen yer de avuç içi kadar bir alanmış. Anadolu yakasının İstanbul olarak kabul edilmesi oldukça yeni olsa gerek ki, belli bir mesafeden sonrası bana kalırsa hala İstanbul değil.

Tarihin el değmeden geçtiği hiç bir yer İstanbul değil benim için. Osmanlı'dan, Bizans'tan kalma bir doku sözkonusu değilse, orası İstanbul değil. Küsen küser, darılan darılır. Bu dokudan habersiz o kadar çok insan var ki, zaten onlar da kendilerini İstanbullu kabul etmiyorlar...

Sanırım, biraz daha günce tadında yazacağım bundan sonra. Hala buraya, öyle ya da böyle bir şeyler yazıyorum; istikrarımdan dolayı seviniyorum; uzun zaman boşlukları olsa da, hala canlı bir sayfa burası.

Evet, şubatın ilk günü; belki kar yağacak. Sıcak su kaynaklarının olduğu kar altında kalmış bir beldede herkesten ve her şeyden uzakta olmayı isterdim. Çok sıkıldım...

Gölgeler

Monday, January 24, 2011

Kapının ardından bir ses işitildi; ve gölge, karanlığın içinde yitip gitti. Şimdi sessizlik var, karanlık ağdalaşmış, uzuyor, çoğalıyor;

gölgeler, yitip gidiyor...

Koridorda, koca bir yalnızlık.

Sabah Olmuyor

Saturday, December 11, 2010

Kar var şehirde. Yalnız ruhum savunmasız. Kalabalığın tam ortasındayım. Kahvemin buruk tadı, yan odadan mırıltılar... Geçen yüz yılın ortalarından bir şarkı yükseliyor, Paris'in sokaklarından bir düş, orada yaşanmış bir aşkın belleği... Hiç gitmediğim, görmediğim o sokakların özlemini dolduruyor içime, yüreğime. Seneler önce yaşanmış bir aşkın yıl dönümü.

Ve başka umutsuz bir aşkın da... Kış; kaybettiğim, sahip olamadığım aşklarımın mevsimi. Ulu orta edilmiş bir küfür gibi sahipsiz kalmış akıbetim. Ne olacağım belirsiz. Yanımdakiler bilinçsiz. Sığınağım uçurumun kenarı, açmış kollarını bekliyor beni boşluk.

Kimsesizliğin rutubeti içime doluyor. Sarkıtlar kırılıyor içimde, donmuş kalbimin sessiz ininde. Kıvrım büklüm bir kaç duygu kalıntısı, ağlar içinde kaderine terk edilmiş. Gümüş bir ışık kırılmasından başka hiç bir ümit yok. Karanlığın eşiğinde, gecenin sonu aydınlıktır umuduyla senelerim doluyor, sabah hiç olmuyor.

Kırılmamak için, kırmaya dair yeni bir oyunun eşiğindeyim, bakıyorum önüme ve düşünüyorum; şimdi ne yapmalı, nereye gitmeli. Yeni bir başlangıcın kışkırtıcı cazibesi ile her günün kucakladığı aynılığın, yan yatmış olsa da bir sığınağın mücadelesi... Yeni bir başlangıç kanatıcı, yıldırıcı ama... Yine de... her daim... yeni sözler söylemek lazım.

Labels: , , , , ,

Dünde Kalan

Thursday, May 20, 2010


photo by ~ narkisos

Dünle beraber gitti cancağızım...

Bazen "Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" olsa da, söyleyemiyor insan. Kuramıyor yeni cümleleri, yeni günü kucaklayamıyor. Dün, dünde kalmışsa da, bugün kurtulamıyor dünden, ondan ve ondan da önceki günün etkisinden. Geçmiş, kıskaç gibi kimileyin; sarılıyor, bırakmıyor. Kalp de zihin de takılıp kalıyor, orada bir yerde.

Tabi ki eskiyor her şey, eski aşklar, eski acılar... hepsi eski; ölüm bile eskiyor. Bunu bildiği halde insan, dün eski olamıyor; dün yeni gibi geliyor; oysa ki şimdiden başka neyimiz var. Peki kalp neden taşır acıyı, neden dünde kalır, dünü bugüne taşır. Eskiyeceğini bilen zihin, bir gün çok silik bir anı olarak, belki, ansıyacağı şeylerin bu denli önemli olmadığını neden öğretemez kalbe.

Bugün de bir gün eskiyecek ve dünden kalma acıyı taşıyan ben de bugünümle eskide kalacağım. Şimdi, uzun zaman öncede kalanları nasıl acıyla hatırlamıyorsam; nasıl ki acıtmıyorsa o olup bitenler beni bugün, dünü de öyle kılmak istiyorum. Bitti, gitti. Dün ve ondan önceki gün, ondan da önceki gün yoklar. Hepsi geride kaldı. Eskimesi için, ille de aylar geçmesi gerekmiyor.

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş... Akabilmek ümidiyle....

Sisli Orman

Wednesday, May 19, 2010


photo by ~ narkisos

Serin bir ormanın sisli sığınağında kendini saklamak... Kimsenin olmadığı, gecesinde yıldızlardan dost, gündüzünde bulutlardan örtü olan, kendi kendine kalmışlığın biricikliğiyle devam etmek hayatın kıyısından önce, bir nefeslik.

Bir kez daha gidilirmiş. Giden gidermiş, kalan gene yalnızlığın dokusuymuş. Herkesin acısı kendine, bir orman olsun, yosunları bilge, orada kalayım. Benim acım banaysa, kök salıp bir ağaç olayım. akan suların, çiylerin bedenimden süzülmesini izlerim, arınır böylece kalbim.

Son sözü kimin söylediği de önemliymiş; dünyanın yok olduğu gün, hangi söz en sonuncusu olacak acaba. Seni seviyorumlarla örülüyken, yükselirken, seni sevmiyorum, tek bir defa da nasıl da yıkıcı, nasıl da yaralayıcı. Hayat bir yanılsamaysa, yalan diye bir şey var mıdır? Yalanın içinde, bir yalan mı tüm yaşadığımız. Süregiden sadece sandığımız. Acılarla, kederle dolu; terkedilmişliğin kaneviçeleriyle süslü sandığımız.

Bir kez daha, toparlanma, bir kez daha sırtlanıp tüm olanı yola çıkmalı. Acıdan yakı, yosundan yol, sulardan süzülen müzik... yolculuk yer yüzünün ormanına, derine ve bitişe.